Bir varmış bir yokmuş, evvel zaman içinde kalbur saman içinde memleketin birinde halkını çoook ama çok düşünen bir padişah varmış. Gece gündüz “Bugün halkım için ne yapsam da onları daha mutlu kılsam?..” diye düşünürmüş. Bu uğurda denemedik yol bırakmamış. Bir gün bir şeyi dener, o olmazsa ertesi gün tersini dener, o da olmazsa başka bir şey dener dururmuş. O kadar çok şey denermiş ki halk “Padişahımız bizim için ne çok doğru yol arayıp buluyor, bu ne sevgi ah, bu ne ızdırap, zavallı kalbim ne kadar harap, nasibim oldu bir şişe şarap, onu da içemedim, ekonomi yüzünden” diye şarkılar bile söyler dururmuş. Bu padişah kalkınma işlerine çok önem verir, çevresindeki insanları kalkındırmak için memleketin her tarafını köprüler, duble yollarla donattırıp halkının hizmetine sunar; halk da bu köprülerden, yollardan geçecek parayı kazanabilmek için gece gündüz çalışır, işledikçe ışıldarmış. Bu tür hizmetler karşılığında halkın cebindeki yerli paralar harcanıp gitmesin diye de bu yol ve köprülerin geçiş ücretleri ecnebi paralarına göre belirlenir, halkın buralardan geçmeye mecali kalmadığı zaman da bütçeden ecnebi para olarak buraları yapanlara garantili gâvur paraları ödenirmiş. Böylece hem yerli paranın topluca çarçur edilmesi önlenmiş olur, hem de bu yolları köprüleri yapanların mağdur olmasının önüne geçilirmiş.
Kendisi tarihin gelmiş geçmiş en büyük iktisatçılarından olan bu padişahın ülkesi onun o güne kadar kimsenin aklının köşesinden bile geçmemiş teorileri ve uygulamaları sayesinde zamanla öyle kalkınmış öyle kalkınmış ki halk birkaç ay önce 10 liraya alabildiği mazotu benzini birkaç ay sonra 30 liranın üstünde satın alabilecek kadar çok para kazanmaya başlamış, hatta her gün bir sonraki günden daha ucuza akaryakıt alabilmek için bolluk kuyruklarında uzun uzun dizilir olmuş. Memleketin dört bir yanı deposu doldurulup kapı önünde bekletilen otomobillerle dolmuş taşmış. Çünkü Padişah efendimiz halka, iktisatlı olmayı da öğretmiş. Artık bu zengin halk eski günlerdeki gibi elindekini har vurup harman savuran halk değilmiş, zenginleştikçe bilinçlenen ve her şeyi idareli tüketmeyi bilen bir halkmış.
Sadece mazot, benzin mi? Halkın satın alma gücü arttıkça her şeye talebi artmış, bunun üzerine ekonominin doğal sonucu olarak her şeye fiyat ayarlaması üzerine fiyat ayarlaması gelmeye başlamış. Öyle ki marketlerde görevlinin biri etiketleri değiştirmekle meşgulken arkasından gelen ikinci görevli birinci görevlinin değiştirdği etiketi değiştirerek yerine yenisini koymaktaymış. Günde birkaç kez fiyatlar yeniden belirlenirken halk aynı ürünler için gün içinde bile daha fazla ödeyerek satın alabilecek kadar zenginleşmekteymiş.
Bu memlekette her şey böyle güllük gülistanlık iken dış minnakların içteki çürük, kokuşmuş uzantıları olan şer güçler halkı Padişah’a karşı ayaklandırmak için bin türlü fesat örgütler ama her seferinde hevesleri kursaklarında kalırmış. Acı olan ise bizzat bir zamanlar sarayda başvezir, maliye nazırı gibi vazifeler üstlenmiş, Padişah’ın ekmeğini yemiş birilerinin bugün ya saray dışından ya da hâlâ saray içinden bu fitnelerin içinde yer alması imiş.
Bu içteki fitnecilerden biri bir gün “Kral çıplaaak!” diye bağırmaya başlamış. Olacak iş mi, elbette değil! Halk, Padişahlarının bir giydiğini bir daha giymediğini, sarayın sırf giyim kuşamla ilgili harcamalarının bir devlet bütçesi olabilecek kadar yüklü olduğunu bilirmiş. Hatta Padişahları ve hanedanı ile has adamları güzel güzel giyinsin, organik organik beslensin diye kendi çıplak gezer, yine de padişah ile mutlu azınlığın itibarına halel getirmezmiş. Bu içteki fitneci ise “Halk çıplaaaak!” yerine “Kral çıplaaaak!” diye bağırarak utanmadan milleti galyena getirmeyi amaçlıyormuş. Elbette ona kimse inanmamış, milyonlarca baldırıçıplak, “Bir kere bizim kralımız değil, padişahımız var; kral çıplaksa o Amerikanya’nın, Yavrupanya’nın hükümdarıdır, onlar elbette çıplak olacak; çünkü onlarda önce din iman, ahlak, tarikat, cemaat terbiyesi yok, varsa da işte böyle maymun gibi kıçı açıkta gezmelerini hoş gören bir mezhepleri vardır. ” deyip kefere ve şer cephesi ağzıyla konuşan bu hadsize haddini bildirmiş. Hatta halka daha bir şey demek nasip olmadan, ilk önce, saltanatın eski düşmanı, sonranın sığıntısı bir yüce hatip, onun saraydan atılması, hatta aslanlara yem yapılması yönünde tellallik yapmış. Bu arada Şeyhülislam Efendi de “Padişah’a iftira atmanın ne kadar rezilce ve dine aykırı bir amel olduğu” konusunda hutbe hazırlayıp ilk cuma günü memleketin bilumum camiinden okutma kararı vermiş.
Memleketin bilumum vatansever medyası da günlerce vatandaşın her çeşidinden, her sınıfından insanının cızıldak cıbıldak, Padişah’ın ise grand tuvalet fotoğraflarını basarak bu yalanı çürütmüş, tekzip etmiş.
Bu masaldan bir kere daha alınacak ders odur ki, kimsenin, hele “iyi, halkını çok seven, şevkatli, kültürlü, bilgili, imanlı bir padişah”a atacağı çamur o yüce zat’a bulaşmaz, aksine o çamur döner kendi yüzüne yapışır. Öyle de olmuş.
Halkın çıplak gezme özgürlüğü ise asla engellenemez ve bir halkın itibarı, kendileri bu müthiş çıplak gezme özgürlüğü ve zenginliği içinde Padişahlarına sağladıkları itibarlı hayatla paraleldir.
Böylelikle bu masal da böyle sona ermemiiiiiiiiişşşş, daha erilecek nice muratlar, çıkılacak nice kerevitler varmıııışşşş….